Çok eskiden fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki köyün çobanı bile ondan zenginmiş. Adam bir gün, tarlasında çalışırken, sıcaktan bunalmış halde, bir yılan görmüş. Yılanı rahatlatır düşüncesiyle üzerine su dökmüş. Gerçekten, rahatlayan yılan oradan ayrılmış. Bir süre sonra da; ağzında bir altınla geri gelmiş. Altını adamın yanına bırakmış ve gitmiş. Yılandan memnun kalan adam, ertesi gün bir şişe süt alarak yılanı gördüğü yere varmış. Yılan ağzında altın olduğu halde adamı bekliyormuş.
Ertesi gün.... Daha ertesi gün... Adamdan süt, yılandan altın.. Ve aylarca devam etmiş bu verip almalar. Derken adam zengin olup hacca gitmeye karar vermiş. Oğluna da meseleyi uzun uzun anlatarak; her gün bir şişe süt götürüp, yılandan altını almasını söylemiş.
Bu sefer çocuk başlamış. Bir gün., iki gün, derken sıkılmış. "Her gün süt getireceğime yılanı takip eder, altının yerini öğrenirim. Sonra da onu öldürür, altınların tamamını alırım. Yılana da süt getirmekten kurtulurum," diye düşünmüş.
Ve bir gün yılanı takip etmiş. Sütünü içtikten sonra biraz ilerleyen yılan, deliğine başını henüz sokmuştu ki, çocuk elindeki baltayı hızla yılanın kuyruğuna indirmiş. Kuyruğu kopan yılan da, can havliyle dışarı çıkmış ve çocuğu ısırıp öldürmüş. Adam, hacdan gelip durumu öğrenmiş. Yılana süt götürüp; "Kabahat bizim çocukta!" demiş. "Ben sana süt getirmeye devam edeyim, sen de bana altın getir. Böylece dostluğumuz sürsün."
Yılan; "Bak arkadaş!" demiş. "Bu zamana kadar böyle devam ettik. Fakat bende bu kuyruk acısı, sende de evlat acısı oldukça, biz dost olamayız. En iyisi rızkımızı başka yerlerden arayalım." Bu sözleri söyledikten sonra da çekip gitmiş.
|